13/3/2008

Beklenen/Balkondaki Adam

 

Kibrit kutularının üst üste konulmuş şekli gibi yükseliyordu semaya. Tuğladan, briketten, betondandı hepsi. Sırt sırta, yan yana, yüz yüze hiç nefes almamacısına her taraf, her yön örülmüştü sanki.

Birbirine benziyordu pencereleri, duvarları, balkonları hatta renkleri bile. Onlarca aile belki de yüzlerce insan birbirini tanımadan hatta hiç görmeden, görüşmeden, tanışmadan, bakışmadan, selamlaşmadan yaşıyorlardı. Ya da nefes alıp veriyorlardı sadece.

Umarsız, duyarsız, hissiz ve soğuktular, tıpkı içinde barındıkları betondan dikilmiş evler, apartmanlar, siteler gibi.

Ne oluyordu içlerinde?

Neler yaşanıyordu plastik pencerelerle havasız bırakılan betondan dağların içinde?

Hastalık oralarda da var mıydı?

Sevinç çığlıkları atılır mıydı oralarda da?

Sevinçlerden, üzüntülerden yanındaki dairede yaşayanlar haberdar mıydı?

Duygular karşılıklı paylaşılır mıydı?

Üzüntüler azalır, sevinçler katlanarak çoğalır mıydı, yukarılarda ya da aşağılarda.

Yoksa üzüntülerin azalacağı, sevinçlerin artacağı paylaşımı mı beklerdi, beklenirdi soğuk beton yığınları ve içindeki yolcuları. Hep bekler, beklenti içinde yaşar, umutlanır, umutlarını da bekler miydi?

Evet, geçen gün birinci kattakilerin yaşlı babaları vefat etti. Kimsenin haberi olmadı. Cenaze işlemlerinde belki de en çok ihtiyaç duydukları anda yanında kimseler yoktu. Üzüntüler paylaşılmadığı/paylaşılamadığı için azalmadı. Görevi olanlar görevlerini yapmadı. Başka yerdeki akrabaları gelip kaldırdılar cenazeyi. Kat kat dikilen, dehlizler gibi örülen duvarlar engel olmuştu yapılması gerekene, beklenene, beklentilere…

Beşinci kattakilerin düğünü olduğunda da aynı binada yaşayanların çoğu yoktu. Gelmemişti. Düğün sahibi beklemişti. Beklenen olmadı ve sevinçler katlanarak artmadı. Beklenen buydu. Beklentiler bir anda beton harcının arasında buharlaşıp yok oldu.

Tek pencereydi göklere açılan, yıldızlarla gözleri buluşturan birkaç metrelik balkon. Hepsi o kadar.

Balkona çıkınca anlıyordu hayatın devam ettiğini, şehrin gürültüsünü, çocukların cıvıltısını, çiçeklerin kokusunu, rüzgârın hışırtısını, satıcının bağırtısını…

Hele geceleri daha da anlamlıydı balkon.

Güneşin batışıyla başlayan bir beklentiydi. Bulutlu havalarda güneşin kızıl ışınlarıyla renkten renge giren bulutların arkasına saklanan yıldızların çıkmayı beklemesi ya da balkondaki adamın, yıldızların, bulutların esaretinden kurtulmayı beklemesi gibi. Yıldızların beklediği de güneşin batması olmalıydı. Ancak o zaman gözlere olan ünsiyetleri söz konusu olacaktı.

Ve göklere açılan balkonda bekleyenler, yıldızlara doya doya bakarken, sayısızca yıldızın varlığı bilgisiyle çivilenip kalmışçasına hiçbir yere tutunmayan, parıldayan, etkileyen, düşündüren yıldızlara gıpta ve hayranlıkla bakıyorlardı.

Ve bu yığıntıların perdesiz pencerelerinden süzülen ışıklar çağırıyordu bazen.

İşte yine karşıdakiler bağrışıyorlar. Sanki kavga ediyorlar. Yok yok kavga değil, tarzları bu olsa gerek. Yoksa her gün her gün…

Yandan çocuk çığlıkları alabildiğine yükseliyor. Karşıdakiler yine balkondalar. Arabaların gürültüsü kesildiği anlarda çay içtikleri kaşık seslerinden anlaşılıyor.

Az ilerdekiler balkonda yine bir şeyler atıştırıyorlar. Kuru yemişlerle vakit geçiriyorlar.

Herkes bir şeyler bekliyor: gördüklerimiz ve göremediklerimiz; iç dünyalarını bilemediklerimiz, dışa vurumu olmayan yaşam biçimleri.

Birinci katlardaki dükkân sahiplerinin beklentileri daha başkadır herhalde. Daha çok satış, alışveriş, kâr, para, artış, zenginlik, mala mal katma…

Benim beklediklerim ne olacak, diye düşündü balkondan bakan adam. Ya eşinin, çocuklarının, yakınlarının, akrabalarının…

Herkes beklemiyor muydu sanki. Bilerek ya da bilmeyerek herkes bekliyordu.

Semanın ve arzın da beklediği oydu. Canlı ve cansızların da beklediği oydu. Hayvanların ve kuşların beklediği de oydu. Üst üste yığılmış beton yığınlarının ve içindekilerin de beklediği oydu…

Bekliyordu herkes, her şey… Bekliyordu, beklemeden, belki de düşünmeden/düşünemeden sırasını bekliyordu. Dönüşü olmayan yolun başlangıcını, geldiği âleme geri dönüşünü…

Beklerken, neyi beklediğini anlayabilseydi, farkına varsaydı, bilinçli davransaydı… Sevinçleri paylaşarak artırsaydı, üzüntüleri paylaşarak azaltsaydı… ne güzel olurdu sevgiliye kavuşmayı beklemek, diye düşündü balkondaki adam.

Yine akşamın olmasını bekledi. Yine yıldızları seyretmek için bulutların izin vermesini bekledi. Yine Arif Nihat Asya’nın “Naat” şiirindekileri bekledi özlemle…

 

9/7/2007

Gece Ve Yabancı

 

 

Ayardan mart, dışarıda soğuk vardı. İnansın kanını donduruyordu. İliklerine varıncaya kadar donduruyor hareketsiz bırakıyor belki de ölümün soğuk kucağına atıyordu.

Dışarıda kalmak ölmek demekti. Kadın pencerenin perdesini azıcık araladı. Korkak gözlerle dışarıya baktı. İnsanı ürpertiyordu. Ürkek bir kuş gibi bakarak dışarıda olmayı arzu ederek perdeyi kapatıyor ve gürül gürül yanan sobanın yanın döndü. İçinden Allah hiç kimseyi bu havada dışarıda bırakmasın diye dua etti. Haberlerde duymuştu soğuktan donup ölen insanları. Zaten dışarıda da kimsecikler görünmüyordu. Bu havada bırakın yürümeyi gözü açıp bakabilmek bile mümkün görünmüyordu.

Akşam olmuş hava sakinleşip durulmak yerine daha da öfkelenmiş, öfke kusuyor, öfke kokuyor, öfke korkutuyordu…

Nerden geldiği belli olmayan kar tanecikleri fırtınanın etkisiyle hedefi olmayan kurşunlar gibi yön gözetmeksizin delicesine sağsa sola savruluyor, bulduğu en küçük deliklerden bile girerek donduracak bir canlı, bir hedef arıyordu kendine.

İnsanlar bunu bildikleri için evlerden, bulundukları yerden çıkmıyorlar, çıkamıyorlardı. Bu fırtınanın sakinleşmesini, öfkesine hâkim olmasını ve beyaz ölümün beyaz düşe dönüşmesini bekliyorlardı.

Beyazdı, temizdi, güzeldi, duygusallıktı, ahenkti, belki de birazcık da gizemdi. Kar yağarken sakin sakin, seyretmek ne güzeldi. Kar farklı uyguları yaşatıyordu insana. Saflıktı masumluktu, tabiilikti aynı zamanda. Ama öfkesini kustuğu anda tehlikeliydi, yıkıcı, dondurucu ve ürkütücü…

Akşamüstü hava her zamankinden daha önce daha kararmıştı. Dışarıda görülen karanlık karın beyazlığı ile farklı bir armoni oluşturmuştu. Dışarıdaki sokak lambaları her zamankinden önce yanmıştı. Evin kadını sanki birini bekliyormuşçasına, arada bir pencereye gidiyor,yine dilinden aynı duayı bırakmıyordu.

İçindeki sıkıntıyı anlatmıyordu. Belki de ifade edemiyordu. Düşünceleri altüst, karmakarışıktı. Evin erkeği hanımına kızdı. İkide bir pencereye yönelmesinin anlamsızlığını birkaç kez ifade etti. Kadın içinden geldiğini kendini engelleyemediğini, duygularına tutamadığını söyledi. Erkek artık bir şey demekten vazgeçti, yorulmuştu.

Akşam ezanı okunalı nice zaman olmuştu. Dışarıdaki kar fırtınası devam ediyordu. Kadın bir kez daha baktı dışarıya. Sokak lambasının ışığında hareket eden bir karaltı vardı. Dikkatle izledi birkaç dakika. Bir kadındı. Her tarafı sarmalanmış gözleri bile nerdeyse açık değildi. Kucağındaki çocuk, sımsıkı sarılmış özeri sıkıca örtülmüştü. Kadın ne yapacağını bilmez bir şekilde bir o yana bir bu yana kararsız, umutsuz ve çaresizlik içinde gidip geliyordu.

Kafalarında birçok düşünce oluşuverdi birden. Bu kadını kocası mı dışarı koymuştu. Eğer öyleyse barbardı, canavardı. Bu hava da dışarı konmak ölmek demekti. Ve ya yolunu kaybetmişti. Evini bulmamıştı…

Kadın içeri alalım dedi kocasın gözlerinin içine bakarak. Yalvarırcasına bir kez daha yineledi az önceki söylediklerini. Adam olmaz dedi kesin bir karalılıkla.

Adam konuşmasına devam etti:

- Daha dündü terör saldırısında ölen tanıdıklarımız. Ya terörist ise? O zaman ne yapacağız biz?

Kadın bu cümlelerle biraz rahatladı. Olabilir düşünce zihninden akıp geçti. Ve sessizliğe gömüldü.

Perdenin aralığından dışarıya bakmaya devam etti. Kadın çaresizdi, kadın bitkindi, kadın umutsuzdu. Kadın şaşkındı, kadın ne yapacağını bilemiyordu. Bir karaltı bir kuytu arıyordu kendisine daha çok çocuğunu. Çocuğunu daha çok sarılmıştı. Daha çok sıkmıştı kucağında. Belli ki çocuk soğuktan üşümüştü ve ağlıyordu. Kadının aklına tekrar düştü dışarıdaki soğukta üşüyen kadın ve aciz çocuğu.

İçinden ne olursa olsun, dedi. Almalıyız içeriye.

Dışarıda donmalarına razı olamazdı. Kocasına döndü:

- Olamaz, olmaz. Biz sıcakta otururken onu dışarıda bırakamayız. Ne olursa olsun, almalıyız içeriye. Sonra Allah kerim…

Dışarıdaki kadın perdenin arlığından kendinin izlendiğini hissetmişçesine kapının zilini çaldı.

İçerdekiler heyecanla o kadının kapının zilini çaldığını düşündü. Adam işte bela geliyor dedi. Sonumuz geldi.

Kadın ısrar etti:

- Almalıyız içeriye. Donmalarına izin veremeyiz. Ölümlerine ortak olamayız. Çocuk var kucağında.

Erkek:

- Çocuk değilse, dedi.

Kadın her şeyi göze almıştı:

- Çocuk değilse; almayız içeriye olur biter.

Bu düşünce erkeği biraz rahatlattı:

- Tamam, dedi. Çocuk değilse almayacağız.

Birlikte yürüdüler kapıya. Karşılarında bitkin, ayakları üzerinde zor duran, soğuktan donmak üzere olan zor konuşan bir kadın vardı. Kucağındaki örtünün altından da güzü bitmek üzere olan bir çocuğun sesi geliyordu. Kadın ve erkek birbirlerinin yüzüne baktılar. Dışarıdaki kadın yalvarıyordu durmadan:

-Allah rızası için beni içeriye alın. Çocuğum donmak üzere…

Kapıyı sonuna kadar araladılar. Kadın içeriye girdi. Ayakkabılarını çıkarmada zorlandı. Evin hanımı yardım etti ayakkabılarını çıkarması için. Odaya geçtiklerinde buzdan adam gibi görünen haline acıyarak baktılar. Kadın ilk önce çocuğunu ısıtmaya çalışıyordu. Çocuk ve annesi yabancı duygularla yaban durdular istemeden. Adam hala şüphelenmeye devam ediyordu. Terördü bu nasıl geleceği, nasıl davranacağı belli olmazdı. Sonra kendini hedef almış olabilirlerdi. Sadece şüpheci gözlerle izledi olan biteni.

Kadın başına gelenleri anlattı. Olur mu böyle şey, dedirtecek cinstendi mazereti. Bir önceki ilde inmesi gerekirken inmemiş, uyuyakalmıştı. Zorunlu olarak da buralara kadar gelmişti. Hepsi buydu olayın. Erkeğe pek inandırıcı gelmedi. Kadın inanmak istiyordu olan bitene. Acımıştı kadına ve çocuğa.

Erkek ve kadın sabaha kadar uyumadı. Diğer odada dinlenen kadın sabah olduğunda daha iyiydi. Daha canlı ve daha dinlenmişti. Çocuğun gözleri de daha canlıydı, daha sevecen ve daha hayat doluydu.

Sabah kahvaltısını yaptıklarında kadın gitmek istedi. Dışarıda hava sakinleşmiş. Her yer pırıl pırıl güneşti.

Erkek ve kadın gece eve aldıkları bu yabancı kadını, istasyona götürdüler. Zaten istasyon evlerinin önündeydi.

Biletini alıp trene bindirdiler. Kadın:

- Allah razı olsun sizden, dedi. Allah ne muradınız varsa versin. Ev sahibi kadın duygulandı gözünden iki damla yaş süzüldü:

-Allah’ın rızası kapıyı açtırdı, dedi sessizce.

Kadın trenden el salladı kalanlara. Çocuk trenin penceresinin camına resim çektirircesine yapıştı. Gülümsüyordu hayta evlerine alan adamlara ve güzelliklere, güzel duygulara, güzel duygu insanlara…

Eve döndüklerinde rahatlamışlardı. Çok önemli bir iş yapmanın dayanılmaz mutluluğuydu gözlerinde beliren. Erkek kadına anlamlı, minnet duygularıyla baktı. Merhametin güzelliği ile odaya dolan rahmet ikliminde soluklandılar.

Bir yıl sonrasıydı…

Kadının erkek kardeşi askere gitti. Yer İstanbul. Soğuk bir kış günü. İstanbul’un soğuğu bellidir hani. Askere gelen genç gidecek bir yer bulamadı. Kalacak bir yer bulmak için dolaşıp duruyordu. Hava kararmış, sokaklar kimsesizlere, evsizlere, yurtsuzlara, kopuklara, sapıklara kalmıştı…

Şaşkınlık içinde dolaşıp duruyordu. Çaresizlik iliklerine kadar işlemişti. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir kuytu arıyordu donmayacağı. Sabahın olmasını bekleyeceği bir karaltı aradı. Bulamadı işte yoktu.

Bir adam belirdi karanlıklar içinden:

- Gidecek yerin yok mu? dedi, gizemli bir şekilde.

Genç sevinçten diyecek bir şey bulamadı. Çaresizdi.

- Yok dedi.

Adam:

- Beni takip et, dedi. Evine götürdü. Evet bu soğukta ölmekten kurtulmuştu.

Adam eve girdiğinde herkese selam verdi ve ekledi:

-Bugün bir misafirimiz var. Allah misafiri. Sıcacık ortamda, sıcacık yemekler yendi. 

Genç hikâyesini anlattı. Herkes sessizce dinledi. Genç kendine verilen odada rahatça uyudu sabah olunca soğuk caddelerde adımlarken, ablasının bir kış gününde çocuğu ile annesini bütün tehlikeye rağmen eve alamsını hatırladı. Gözleri doldu. Ağladı. İçi ısındı. Şükretti sayısızca. Şükretti. Teşekkür etti ablasına…

 

 

9/7/2007

Görgüsüz

 

Akşamın yorgunluğunu vücudumda hissediyorum. Sıcaklık, stres, yoğunluk, kafa yorma üst üste gelince hareketlerinizi etkiliyor.

Bu sıcakta kliması olmayan, eski model arabama giderken içindeki sıcaklığın kırk beş üstü olacağını düşünüyorum. Son günlerdeki sıcaklık da çekilir gibi değil doğrusu.

İlim adamları, yorumcular, haberciler, bilenler, bilmeyenler, konuşanlar sıcaklığın sebeplerini sıralıyorlar. Birleştikleri tek nokta: küresel ısınma. Böyle giderse dünyanın birçok yeri, Türkiye’nin iç kesimleri, Konya ovası susuz kalacak, bununla da yetinmeyip çöl olacak, çölleşecek, susuzluktan kavrulacak, yanacak, buharlaşacak, yaşanmaz olacak.

Canlılar feryat içinde bağrışacak, kaçış yollarını deneyecek, kaçamayanlar, gidemeyenler, gitmeyenler, yok olacak… Dergilerde bu konu var, bilimsel makalelerde bu konu var, her yerde bu konu var.

Gerçekten böyle mi olacak, bilinmez. Bu bir öngörü, ama işitmek bile insanın moralini bozuyor, düşünmeye sevk ediyor, düşündürüyor. Susuzluğun ne demek olduğunu anlamaya yardımcı oluyor. Kızım bile bundan bahsediyor, oğlum kürselleşme diyor, ısınma diyor, globalleşmeden bahsediyor…

Arabamın kapısını açtığımda dışarıya alev sünüyor, yüzümü yalıyor, hararetini dışarı atıyor. Biraz bekliyorum arabanın içinin harareti azalsın; beni yakıp kavurmasın, pişirip halsiz bırakmasın, diye.

Her zaman olduğu gibi arabamı çalıştırıyorum ve ana yola çıkıyorum. Daha dikkatliyim. Sıcaktan dolayı bunun çok önemli olduğunu biliyorum. Karşıdan gelenlere de dikkat kesiliyorum. Bir an önce evime ulaşma planları kafamda yola devam ediyorum.

Arabalara takılıyor gözlerim. Çok güzel, çok lüks, çok yeni, çok alımlı, çok çekici sıralanıyor peş peşe.

Kendi kendime:

“Ne kadar da çok araba oldu. Son yıllarda iyice arttı. Benim araba kaldı sadece emektarlardan” derken, yanımdan son model bir araba kurşun hızıyla geçti.

Niye bu kadar sürat yaptığını anlayamadım. Az ilerde trafik ışıkları vardı ve kırmızı yanıyordu. Beni geçti ve fren yapıp kırmızı ışıkta durdu. Belki de kırmızı ışıkta geçecekti ama önünde araba vardı.

Arabanın içinden bir müzik yükseliyor, orada duran, bekleyen arabalardan duymayan kalmamıştır herhalde.

Birdenbire dikkatimi çeken ve beni üzen, düşündüren bir olaya şahit oluyorum. Bakıp kalıyorum sadece. Söylenecek bir söz bulamıyorum. Dilim tutuluyor, nutkum susuyor.

Kızgınlığımı ifade edecek kelimeler düşünüyorum. Boşuna düşünüyorum aslında. Bu durumu anlatacak en güzel cümle, benden önce bilmem kaçıncı kez kullanılmıştır herhalde.

“Biz adam olmayız.”

En kolayı bu olsa gerek; söyle, rahatla ve kurtul. Kafana takma, boş ver aldırma…

Olmuyor işte. Yapamıyorum. Adamı uyarmaya karar veriyorum. Birden aklıma daha önce yaşadığım bir olay geliveriyor.

Hava yine sıcaktı. Yanıyordu, kavruluyordu ortalık. İnsanların ensesinde boza pişiriyordu, beynini kaynatıyordu. Adamı uyarmıştım; yaptığı yanlışlığı söylemiştim sadece. Nezaket kuralları içerisinde insanca bir uyarıydı yaptığım. Bence insanlık görevimi yapmıştım. Vicdanım rahattı.

Adam arabasından indi. Külhanbeyi tavrıyla lafları sıraladı peş peşe. Ve üzerime yürüdü olanca haşmetiyle. Ne için olmuştu bütün bunlar? Sadece insanca bir uyarı görevi için.

Aynısı şimdi olur muydu? Bilinmez elbette. Her insan bir değil. Belki de teşekkür edecekti.

Kafamı çevirdim. Arabanın sonuna kadar açılmış penceresinden içeriye baktım. Kıyafeti düzgündü, tıraşı yerinde ve kravatı vardı. Alnını güneş gözlüğü süslüyordu.

Arabanın lüksüne bakılırsa, para yönünden sıkıntısı olmadığı çok rahat anlaşılıyordu. Zengindi, malı mülkü vardı, variyetliydi anlaşılan. Ha bir de orta yaşlarındaydı. Güngörmüş, kültürlü olmalıydı. Her şeyler imkânlar ölçüsünde değil miydi sanki?

Ya da böyle bir durumda ondan beklenen yaptığı değildi. Daha medeni davranmalıydı.

Arabanın penceresinden bağırıp:

- Size yakışıyor mu beyefendi? demek geçti içimden.

Bu medeni bir davranış olamazdı. Derken yeşil ışıkla birlikte arabalar akmaya başladı tekrar. Adamın arabasının arkasından sadece biraz önce camdan attığı poşetin içinden sağa sola savrulmuş muz kabukları ve sigara paketi kaldı.

Medeni davranma, başkalarına ve çevreye saygılı olma, parayla, binilen arabayla, maddi imkânların çokluğu ile ilgili değildi.

Şimdi, çocuklarıma bu konuda verdiğim eğitimin daha da önemli olduğu düşüncesini pekiştiriyorum:

“İnsanlara saygılı olun, canlıları sevin, çevreye saygılı ve duyarlı olun. Çevre sadece size değil hepimize/herkese lazım. Tıpkı su gibi, hava gibi, ağaç gibi, park gibi, bahçe gibi…”

 

 

Kategorilerim

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı